INSPIRATIONALS (İLHAM VERENLER),  YAŞAM (LIFE)

Hocaların hocası Cemil Hoca’ya Elveda!

Cemil Hoca’nın o gülüşü yok artık

Bugün hocaların hocası diye bahsedilen, ismini korona olmasa hiç duymayacağımız Cemil hocanın uğurlanacağı gün. Korona sanki doğal bir afet gibi görünüyor oysa tıpkı Somali’nin yaşadığı kuraklık gibi insanın futursuzluğunun bir sonucu gibi duruyor yani hayvandan geldiğini söyleyerek günahı üzerimizden atmaya çalışsak da bileceğiz ki bu bizim hikayemiz tıpkı Horatius’un ‘ne gülüyorsun?! Anlattığım senin hikayen’ dediği gibi. Şimdi niye sinirleniyoruz bilmiyorum. Mesela son zamanlarda olanlar bana hangi anneanne sözlerini hatırlatıyor diye düşündüğümde ‘zülfiyar’ kelimesi geliyor aklıma. ‘Sana dokunmayan yılan’ ve eskiler kıyameti tanımlarken ‘nefsi nefsine’ derlerdi yani herkes kendi peşine düşecek tüm kötülüklerin serildiği gün. Varlığı ve yokluğundan çok karşılık geldiği bu ‘yüzyıllık yalnızlık’ın ve belki yüzyıllık çaresizliğin içine düştük.

Birilerinin söylediği gibi Allah cezamızı mı verdi, yoksa tüm kötülüklerin, elimizle yarattığımız savaşlarda, kurnazlıklarda, hırslarda, yoksullukta, doğa harcar kıymet bilmez hallerimizde zarar görmüş herşeyin ahı mı var bu nereye gittiğimizi bilmez kaçışın içinde bilmem ancak epi topu 100 yıllık ömrümüze bu büyük deneyim geldi çattı. Ben hala sokağa çıkma kısıtlılığı olursa insanlığımdan, yani korkularımdan sığınacağım çikolata ve çerez depolama peşindeyim. Evet evet, hiçbir şey olmuyormuş gibi yapmak. Bir evin içinde saklanbaç oynamak hem de nereye saklandığımızı iyi bilen bir hastalıkla. Arada bahçeye çıkıyorum. Erik dallarında dolaşan arılara sığınmak ya da 80 yaşlarında erik dalı oynayan amca videosuyla eğlenmek. Sokağa bakıyorum. Eskiden ondan içeri girmeyi zarar bilen ben, camı açıp sokağa bakıyorum. Virüs büyüyüp serpildil mi? Hatta yaşlanıp bir ayağı çukura gir mi diye.

Cemil hoca’nın ölüm haberiyle sarsılıyorum. Bana uzun yıllar önce Marmara depremi çalışırken hatta bu depremle ilgili bir sunu için sonbahara hazırlamışken 19 Ağustos’ta depremi yaşayan akademisyen bir arkadaşımın duygularını dinlediğim günü hatırlatıyor. Yani Hoca çektiği o video ve ‘üzerimde her ilacı deneyebilirsiniz’ derken hocaların hocası belli ki gelenin kim olduğunu hepimizden iyi tanıyordu. Bildiğimiz zaman korku büyür mü, azalır mı? Hiç bilmiyorum. Fakat bildiğim birşey varsa hazırlıksız olduğumuz. Her türlü yüzleşmeye o kadar hazırlıksızdık ki ‘şapka düşüp kel görününce’ bize ne olur dünyaya ne olur bilmek neredeyse imkansız.
Bu kaçış öğrenmekten gayrı yolumuzun kalmadığı evlerimizde yakaladı hepimizi. Yok hepimizi değil. Mesela hala biraz önce kapının önünden geçen simitçi amcayı çok merak ediyorum. Eskiden mutlaka kapı önünden geçen amcadan bir simit alırdım, simit sevmekle O’nun emeğine kıyamamak arasında bir hamakta huzurlu bir sallanıştı. Şimdi O’nun sesinden de kaçıyorum. O’nu benim gibi evde oturtmayan herşeyden de.

Her akşam Emre Kongar hocanın taktığı ve hastane odasında Cemil hoca’nın taktığı fularlardan bir yaşlının bastonu gibi kuvvet alıp, Ali Demirsoy hoca’nın söylediği gibi amigdalamın ninnilerine dalıyorum.  Annem mi? Annemin göz bebekleri büyük. Yani vurdumduymazlık dönemini epey geçmiş, olanları, gerçekleri çabuk kavramasından olacak bazen kulaklarından kaynaklı olmayan bir duymama halinde. Dün mesela, her akşam yaptığı gibi bir yandan namazını kılarken bir taraftan da çocuklar için yayınlanan masal saatini dinliyordu. Şaşırıyordum ilk zamanlar. ‘Teletabi’yi birlikte seyrettiğimiz dönemler güya bana pazardan teletabi oyuncak aldığı zamanlardan birinde gibiydik. Gözleri çok değişik izliyor haberleri.

Serdar Savaş hoca’nın bir cümlesiyle annemin her zamankinden farklı uzaklara dalan gözlerinden silkiniyorum. Hayvanlar, evcil hayvanlar ve bir sürü hikayenin içinde hoca durup sanki hayvanların bunu bize gelmeden çok once sessizce hallettiğini ima eder gibi yapıp ‘viruslar bize bilgi taşır’ cümlesiyle yeniden bir çocukluk salıncağına biniyorum. Kendimi hızlandırmak belki de benim işim. Ayaklarımı birkaç kere yere vurup hızlıca sallanmaya başlıyorum. Belki de herkesin evlerine birer okul açıldı kimbilir diyorum. Tabi insan bu hayatta bir yanlışı ile bile karşılaşmamak için kaçarken, bir köpekten kaçar gibi kaçarken şimdi sanki bütün yanlışlarımız önümüze konmuş gibiyiz hem de düğün yok, trekking yok, dondurma yalayarak yürümek yok, 3. nesil kahve yok, parası olana tatil bile yok. Kaçacak yer yok. Sancılı bir öğrenme sürecinde depremde en güvenilen yeryüzünün ayaklarımızdan çekilmesi benzeri, en güvendiklerimizi koruyacak birşey de yok. Wordsworth’ün ‘kuzulara kapalı kader sayfası’ açılmış gibi, konserlerin nota defterleri sayfa sayfa pazarlara, arka sokaklara, gece kondulara dağılmış gibi. Hayvanlar ve ağaçlar ve gökyüzü ve denizler ara ara seslendilerse de kendi bağırışmalarından duymayan insana sanki güneşin ta çeperlerinden bir ikaz gelmiş gibi. Suçlu çocuklar gibi derin bir sessizlik hakim. İnsanoğlunun hırsının büyük gürültüler yarattığı yeryüzünde, hiç duyulmayan doğanın sesleri duyuluyor. Kuşlara bile yem verirken bazen çocuklarımızı eğlendirmek ya da yaşlılıkta yalnızlığımızı gidermek niyetlerimiz olmadan da kuşların kandırılmadıkları caddelere bizim deniz kenarlarına yayıldığımız gibi gibi yayılabildiklerini görmek bizsiz de yaşamının çarklarının döndüğünü bilmek insanın kolay yıkılmaz gururunu umarım yerle bir edecektir. Kendini bir topun merkezinde görmenin ve hatta bazılarına göre bir türden bile seçilmişlik hissinde olanların hali ortada. Bir topun üzerinde top gibi oynandığımızı hissediyorum. Hiçliğin sınırlarında gezerken Cioran‘ı hatırlıyor insan. Nasıl bir sıratın üzerinde olduğumuzu ve elbise dolabındaki topuklu ayakkabılarla kol düğmelerini hatırlıyorum.

Eskiden ölümü milad sayan ben şimdi yerini bile hatırlamadığım zoraki insan olma devrelerinin düğmelerini arıyorum. Akşam yemeklerini açıklanan sayılardan önce yemeğe kurduk kendimizi. Çünkü düğmelerini bulamadığım kapıları kapalı snapsislerin verili bir bilgisayar programı gibi gözlerimden yitip gidenlerin hikayeleri geçecek bari onu biliyorum. Gözlerimi açıyorum sabah olmuş.
Allah’tan sokak aralarında duyduğum bir simitçi sesi daha var. Düşünsene en güvendiğin hocaların birer birer yenik düştüğü kalayı dökülmüş zamanlarda, kapıya su bırakan birinin varlığından cesaret alıyorsun. Bir simitçi geçerse hala evet evet hala dünyadayım diyorsun. Ben bir can havliyle internetten birşey ısmarladım. Gelen eşyayı kullanacak iç neşesinden filan değil, hala onu kapıya getirecek bir insanın varlığına tutunmak belki, mecburiyetlerine sığınmış bir insanın mecburiyetine bencilce sarılmak, ne dersek diyelim artık.

Cemil hocanın fuları ve kazağıyla arasındaki uyuma bakıp, derin dalgın gözlerinde O’nun gittiği yere sanki birlikte yürüyorum. O gidiyorsa fularları kadar renkli olsun istiyorum. Tanışmanın işteş bir fiil olmadığı kanaatine varıyorum. Gözlerimde henüz başlamamış nisan yağmurları.

Oysa sanki dünya iyiyle fenanın, gerçekle yalanın, güçsüzle güçlünün bu kadar karıştığı bir yer yüzünde altın ayıran emekçilerin eleklerinde bunların birbirinden ayrıldığı gerçeküstü bir zaman yaşıyor gibi.  Anlıyorum ki biz insanı bizi tanıdığı ve sevdiği için değil, insanı sevebildiği için ve insana, yaşadığı topun bütün bütün varlıklarına duyduğu yakınlığa hayranlık duyuyoruz. Yunus’un ‘kelimeler doğrudur sen doğruysan’ sözü gibi işiyle hakikatini birleştirerek, herkesle bir olarak çıktı yolculuğuna. Bir erik dalı gibi, daldaki arı gibi işini yaparak.

Burası herkesin sayfası olabilir. Yani bir kedinin mama tasına eğilenlerin, parası az gönlü gani olanların, banyoda ve heryerde şarkı söyleyenlerin, sabırlıların, sürpriz severlerin, gezip tozanların, paylaşanların, cin fikirlilerin, içinden geldiği gibi yaşayanların. . .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir